
Yaşamak sanatı

Dünya bize sunulmuş bir armağan… Ancak çoğu zaman bu armağanı nasıl değerlendireceğimizi bilemeyiz. Ya geçmişin gölgesinde kayboluruz ya da geleceğin kaygısına kapılırız. Oysa hayat, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir serüvendir ve en büyük bilgelik, onu gerçekten yaşamayı bilmektir. Peki, biz gerçekten yaşıyor muyuz? Yoksa yalnızca vakit mi dolduruyoruz?
Ne yapıyoruz peki? Dertleri sırtlanıyor, sorunları içimize hapsediyor, kendimizi unutuyoruz. Saçımız beyazladı diye üzülüyoruz, borsa düştü diye telaşlanıyoruz, başkalarının sözleriyle uykusuz geceler geçiriyoruz. Oysa dert etmek yerine çözüm bulmayı öğrenmeliyiz. Çünkü insan neye fazla anlam yüklerse, onun esiri olur. Geçmişin keşkesine, geleceğin kaygısına hapsolduğumuzda şimdiyi kaçırırız. Ve aslında hayat, sadece ‘şimdi’ olandır. Dün geçmiştir, yarın bilinmezdir. O halde neden bugünü yaşamak bu kadar zor?
Kendimize soralım: Bugün en son ne zaman gerçekten güldük? En son ne zaman içimizdeki çocuğu dinledik? Sabahları, yeni bir güne uyandığımızda şükrediyor muyuz? Yoksa zihnimiz, dünün pişmanlıkları ve yarının belirsizlikleri arasında kaybolup gidiyor mu? İnsan bazen durmalı, bir nefes almalı ve hayata uzaktan bakmalıdır. Çünkü fark edemediğimiz küçük anlar, aslında yaşamın ta kendisidir.
Yaşamak, kendine değer vermekle başlar. Çünkü sevgisizlik önce kalbi çürütür, sonra da insanı kendi içinde tüketir. Kendine değer vermeyen, hayatını başkalarının gözünden şekillendiren biri, sonunda ruhunu yorar ve sevmediği bir bedende hapsolur. Oysa insanın en büyük ibadeti, kendisine saygı duyması, kalbine iyi bakmasıdır. Ruhunu beslemeyen bir beden, zamanla yaşama küser.
Hayatın içindeki iniş çıkışlar gelip geçicidir, asıl mesele bu fırtınalar içinde kendimize sahip çıkmaktır. Dünya malına, dünya dertlerine fazlaca kapılmak yerine yüzeysel bakmayı öğrenmeliyiz. Her şeye fazlaca anlam yüklemek, ömrümüzü tüketmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü unutmayalım ki hayat, bir varmış bir yokmuş gibidir. Hz. Ali’nin dediği gibi, göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir ömür için, neden yersiz hırslarla, geçmişin yüküyle, geleceğin belirsizliğiyle kendimizi yoralım?
Geleceğimizi düşünelim elbette, ama ömrümüzü ertelemeden, varlığımızı unutmadan… Değer vermek, önce kendinden başlar. Sevdiğine ayıracağın vakti, kendine de ayırmalısın. Ruhunu iyileştirmek, kendini sevmek, kalbine dokunmak, hayata anlam katmanın en güzel yollarıdır.
Dünya size sunulmuş bir armağan, bu armağanı değerlendirin. Bırakın sorunları dert etmeyi, sorunları çözmek için dik durabilmeli; kendine öz sevgi, öz şefkat ve saygı duymakla olur. Yok saçım beyazladı, yok borsa düştü arttı, yok eskiden şöyleydi böyleydi, yok o niye bunu dedi gibi söylemler bu güzel ömrünüzü yer. Önce kalp çürür sevgisizlikten, sonra da bir bakmışsın kara toprak seni hızlıca çağırıyor ama sana hoyratça işkence ediyor sevmediğin bedenin. Ne yapacaksın? En büyük ibadet, bedenine, ruhuna, kalbine bakmaktır. Dünya malıyla, dünya dertleriyle iç içe girme, yüzeysel bakmayı başarabilirsin. Hayat, bir varmış bir yokmuş gibidir.
Ve bazı insanlar, yaşarken de, göçtükten sonra da bizlere yol gösterir. Volkan Konak, türkülerinde, sözlerinde, sevgisinde hep hayatı yüceltti. Onun sesi, hırçın dalgalar kadar özgür, Karadeniz kadar derindi. Dedi ki: “İnsan sevdiğinin yanında çocuk kalmalı.” Çünkü çocuk kalabilmek, hayatın en büyük sırrıdır. Hayatın, hırsla değil sevgiyle yaşanması gerektiğini bizlere öğretti. Şimdi o, sevdiği topraklara kavuştu ama sesi, ruhumuza kazındı. İşte bu yüzden, Volkan Konak gibi yüreği güzel insanların ardından düşen gözyaşları, sadece özlemin değil, onlardan öğrendiğimiz güzelliklerin de bir nişanesidir. Onu sevgiyle, özlemle anıyoruz. Ve yaşamaya devam ediyoruz, çünkü onun dediği gibi: “Kendi cennetini kendin yaratacaksın.”