Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Hafif yağmur
12°
Ara

Bunca gürültünün içinde umut

YAYINLAMA:
Bunca gürültünün içinde umut

Hayat gelip, geçiyor. Dün dönüp duruyor. Geldiğimiz nokta felaket. Acılar var kederler var. Neşemiz eksik, mutluluğumuz eksik. Umudu yitirmişimiz gibi.


Bunca gürültünün içinde umudu ise geçtiğimiz günlerde paylaştığım gibi hikayelerde, yazılarda, şarkılarda bulabiliyoruz. Her şeyi netlikle ve olduğu gibi ifade etme şansımız var mı? Bence yok gibi.

bence her şey pek karanlık gibi. Bunca gürültünün içinde aydınlığa ve mutluluğa sığınacaksak bu edebiyatla mümkün olacaktır. Daha önce Aziz Nesin'den alıntılar yaptık. Bugün de gelin başka bir yazarımızın hikayelerinde, şiirlerinde dinlenelim...

Kiminle mi dinlenelim Sait Faik ile tabii ki...

Bir ilkbahar hikayesi

İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olmayacak gibi duran bir şeyin oluşu; ilkbahar şu, ilkbahar bu… Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, çingene, kuzu… Klasik ilkbaharların içinde hepsinin; hatta sülüğün bile yeri vardır. Unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi.

Yaşı kırkı aşmış bir adamın mevsimler içinde ilkbaharı üzüntü ile duymamasına imkân yoktur. Eski çılgınlıklar nerede: Nerede o, birden bire bir genç kız elinden, bir genç kız rüzgarından sararma, o yürek çarpıntısı? Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu, altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmisinden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır. Ben böyle bir yalan ilkbaharın hikayesini yazıyorum.

Tam otuz sene evvel on iki yaşındaydım. Anadolu’nun bir şehrinde bulunuyorduk. Babam memurdu. Şehre bir yaz sonunda gelmiştik. Sonra bir gün bahar geliverdi. Karlar eridi. Karlar eridi ama karları eriten güneş değildi, yağmurdu. Bu anadolu şehrinin ilkbaharı kırkikindi yağmurlarıyla başlardı. Sabahleyin parlak mavi bir gökyüzünde, ısıtmayan, güneş vurmuş kar gibi soğuk bir kış güneşi görünürdü. Saat on biri bulmadan doğudan mı, batıdan mı, kuzeyden mi bilmem, bir kara bulut peyda olur, on dakika sonra bardaktan boşanırcasına bir yağmur bütün gün tıkır tıkır, şakır şakır durmadan yağardı. Odamın penceresinden “Karaçayır” dedikleri bir koyu yeşil ova görünürdü. Göğün her rengini deniz gibi emen bu çayırın renk oyunları da olmasa, evden bir deli çığlığı ile fırlamak işten değildi.

Bütün kış hastalıktan başım kalkmamıştı. Sokağa çıksam başım dönerdi. Bu garip, yağmurlu, kara bulutlu, dörtte üçü kapanık havanın içinde, öyle insanı alıp avucunda sıkan bir de ilkbahar, toprak, insan, çayır, ağıl kokusu vardı ki içimden hep bağırmak, ağlamak, sonra kaskatı katılıp kalmak geçerdi.

Bir sabah gözlerim tavanda, daha henüz hava kararmamış, şıkır şıkır dışarısı. Yer yatağında yağmurun ne zaman başlayacağını düşünüyordum. Birdenbire  odanın sağdaki duvarda bembeyaz bir şerit oynadı, kayboldu. Gözlerimi ovaladım. Açtığım zaman, duvarda bir parlak daire titreye titreye, sanki yerine yerleşmeğe çalışıyordu. Bu, bir aynanın duvara vurmuş ışığından başka bir şey değildi.

Yataktan fırlayıp pencereye dikildim. Bizim evin yüksekteki bahçesi, alttaki evin bahçesine bakardı. Odama ayna, muhakkak oradan tutuluyordu. Pembe şeftali çiçeklerinin arasına bir hasıra oturmuştu. Arkasına bir sandalye koymuştu. On altı, on yedi yaşlarında bir kızdı. Pencerede kalakaldım. Elindeki aynanın ışığı gözüme değdikçe, ellerimi yüzüme kapamıyor, gözlerimi kırpmadan dimdik bakıyordum.
Ertesi gün, benim de elimde bir ayna vardı. O, ince ince gülerek gözlerini aynamın aksinden kaçırmaya çalışıyordu. Bu oyun, hiçbir zaman yarım saattan fazla sürmez, o, bahçeden evine saçlarına yağmur damlaları dökerek girer, ben yine yatağıma dönerdim. Ertesi gün yine güzel bir sabah başlar, yine önce onun aynası odamın duvarında koşar, sonra yine yerleşmek ister gibi titreye titreye duvara asılır kalırdı. Yine ben gözlerimi kırpmadan onun ayna ışığına, o gözlerini güzel elleriyle siper ederek benim ayna ışığıma bakardık. Sonra yine kırkikindi yağmurları başlardı.
Başka hiçbir şeyle ilgim olmadığı için, bir sabah evimizin önünde bir yaylı araba durunca şaşırmadım. Yalnız ben ayna oyununda iken annem tarafından yakalandım.
Annem garip garip bahçeye, kıza, ayna ışığına, elimdeki aynaya baktı. Bana:
* Haydi giyin! dedi.

Arabaya atladık. İki parça eşyamız arkaya bağlanmıştı. Babam, başka bir yere tayin edilmişti. Yola çıktık. Bir ormanın içinden geçerken, bulutların arkasından bir güneş, ormanın yeni yeşermeğe başlayan ağaçlarında bir göründü, kayboldu. İçimden, bir daha göremeyeceğim ayna ışığı geçti. Hüngür hüngür ağlamaya başladım. Babam:

Nesi var bunun? Dedi. Ben, annemin çarşaflarına kafamı gömdüm. Annem eliyle yüzüyle ne biçim işaret etti babama bilmiyorum ama, hiç ses çıkarmadılar. Bütün hıncımla kimsenin bana sus demeğe cesaret edemeyeceğini sezerek, istediğim gibi ağladım.

Şimdi ilkbaharda odamın penceresinde bir yerden kazara bir ışık vursa, o gün ilkbahar her insana yaptığı gibi bana da üzüntü ile dolu bir yumuşaklık, bir yerinde duramayış, bir yürek çırpıntısı verir. O zamandan bu zamana tam otuz sene geçti. Kimsenin yüzüne ayna tutmadım. Kimse yüzüme ayna tutmadı. Ama kazara bir ışık, bir ilkbaharda, odamdan parlak bir kırlangış gibi geçerse, o gün ne ettiğimi bilmem.

Sait Faik Abasıyanık kimdir?

Sait Faik Abasıyanık, 18 Kasım 1906’da Adapazarı’nda doğmuştur. Asıl adı Mehmet Sait’tir. Ramazan Bayramı’nın birinci günü doğduğu için kendisine “kutlu” anlamına gelen “Sait” ismi verilmiştir. “Abasıyanık” soyadını ise Sait Faik; büyük dedesi Mehmet Efendi’nin hayvan taşırken sırtındaki abayı suya düşürmesi nedeniyle aileye “Abasızzadeler” veya “Abasızoğulları” denmesinin etkisiyle kendisi seçmiştir. Dedesi Seyyid Ağa, Adapazarı’nda dönemin aydınlarının toplandığı bir kahveye sahiptir. Babası Mehmet Faik Bey; tahrirat kâtipliği yapmış, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinde çalışmış, Milli Mücadele Dönemi’nde bir yıl Adapazarı belediye başkanlığı görevinde bulunmuştur. Daha sonra kereste ve zahire tüccarlığına başlayan Mehmet Faik Bey, ticarette başarılı olunca işini büyütmüş, 1924 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiş ve 29 Ekim 1938’de de Burgazada’da vefat etmiştir. Annesi Makbule Hanım ise Adapazarı’nın ileri gelenlerinden Hacı Rıza Efendi’nin kızıdır. Anne ve babasının aralarındaki anlaşmazlık yüzünden 1913-1916 yılları arasında ayrı kalması, Sait Faik’in ruhundaki yalnızlığın en önemli sebeplerinden biri olmuştur. Mehmet Faik Bey’in vefatından sonra Sait Faik ve annesi, kışları Kırağı Sokak’taki İkbal Apartmanı’nda, yazları ise Burgazada’daki köşkte geçirmiştir.

Sait Faik, babasının işi dolayısıyla 1910-1913 yılları arasında Karamürsel’de deniz kıyısında bir evde yaşamıştır. 1913’te Adapazarı’na döndükten sonra yabancı dilde eğitim verdiği için “Gâvur Mektebi” olarak bilinen Rehber-i Terakki’de ilkokula başlamıştır. İki yıl Adapazarı İdadisinde okuduktan sonra Yunan işgali nedeniyle ailesi bir süre Düzce, Bolu ve Hendek’te yaşamış 1922’de Adapazarı’na dönmüştür. Burada İdadideki eğitimine devam eden Sait Faik, ailesinin 1924’te İstanbul’a yerleşmesiyle İstanbul Erkek Lisesine kaydolmuştur. Bir yıl sonra Arapça hocası Salih Bey’in minderine konan bir iğne yüzünden bütün sınıf cezalandırılınca Sait Faik, Bursa Erkek Lisesi’nde eğitimine devam etmiştir. İlk öyküsü olan İpekli Mendil’i burada edebiyat dersinde ödev olarak yazmıştır. 1928’de liseden mezuniyetinin ardından İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne kaydolan Sait Faik, üçüncü sınıfta okulu bırakmıştır. İlk yazısı olan Uçurtmalar, 9 Aralık 1929’da Milliyet gazetesinde yayımlanmıştır.
Oğlunun eğitimini yarım bırakmasını istemeyen Mehmet Faik Bey, ekonomi eğitimi alması için Sait Faik’i Lozan’a göndermiştir. Amcası Ahmet Faik ile Kasım 1930’da Lozan’a giden Sait Faik, bir süre sonra İsviçre’deki düzenli yaşamın ve ekonomi eğitiminin kendisine uygun olmadığını anlayarak Fransa’ya geçmiştir. Burada önce Fransızcasını ilerletmek için Champollien Lisesinde Fransızca derslerine devam eden Sait Faik, aynı yıl bir süreliğine amcasının yanına Milano’ya gitmiştir. Oradan döndükten üç ay sonra Türkiye’ye dönmek istediğini amcasına bildirmiştir. Amcası ile birlikte Paris üzerinden Türkiye’ye dönmek için yola çıkan Sait Faik, Marsilya’da bundan vazgeçerek Grenoble’a gitmiştir. Fransa’da kaldığı dönemde sadece Fransız edebiyatını yakından incelemekle kalmamış, dünyanın her yerinden gelen insanları gözlemleme fırsatı da elde etmiştir. Burada kaldığı üç buçuk dört yıldan sonra okulu bitirmeye niyeti olmadığı belli olunca babası onu geri çağırmıştır. Türkiye’de öğretmenlik yapabilmek için oradan bir sertifika alıp 1934’te İstanbul’a dönmüştür. Halıcıoğlu’ndaki Ermeni Yetim Mektebine Türkçe öğretmenliğine başlayan Sait Faik, burada sadece altı ay çalışabilmiştir. Öğrenciler üzerinde hâkimiyet kuramadığı için yaşanan bir tartışma sonucu istifasını vermiştir.

Çok zor günler geçirdi

Askerî hastaneden rapor alarak askerlikten muaf olan Sait Faik’e babası, 1936 yılında Odunkapı’da bir zahire dükkânı açsa da kısa süre sonra dükkân, Sait Faik’in bu işteki başarısızlığı sonucunda kapatılmıştır. Aynı yıl ilk kitabı Semaver’i, Remzi Kitabevi baskı maliyetini babasının karşılaması suretiyle basmıştır. Babasının bu maliyeti üstlenmesi, oğlunun yazar olmasını onaylaması ve onu başka işler yapmaya zorlamayacağı anlamını taşımaktadır.
Eylül 1937’de on sekiz günlüğüne Marsilya’ya gitmiştir. 1938’de babasının ölümünden sonra geride kalan mülklerin geliri ve yazıyla geçimini sağlamıştır. 1940’ta daha önce Kurun dergisinde yayımlanan Çelme adlı hikâyesi Varlık‘ta yeniden çıkınca, halkı askerlikten soğuttuğu gerekçesiyle hakkında dava açılmış ancak bu davadan beraat etmiştir. 1942 yılında kısa bir süre Haber gazetesinde muhabir olarak çalışmıştır. Mahkeme Kapısı ismiyle yayımlanan röportaj kitabı buradaki izlenimlerinin ürünüdür.
Sanat hayatına Bursa’da yazdığı ve Varlık’ta 15 Nisan 1934’te yayımlanan İpekli Mendil hikâyesi ile başlayan Sait Faik’in ilk hikâyelerinde, toplumcu gerçekçilikle iç içe bir gözlemci gerçekçilik görülmektedir. Adapazarı’nda geçen çocukluğu ile Bursa’da geçen lise yıllarının anıları, ilk hikâyelerinin konularını oluşturmuştur. Hikâyelerini birinci tekil şahıs dilinden kurguladığı için okuyucuda hatıra okuduğu izlenimi bırakmıştır. Sait Faik’in hikâyelerinin temelinde gözlem ve anıları vardır. Bu yönüyle hikâyeleri otobiyografik izler taşımıştır. Bir işte dikiş tutturamayıp annesinin himâyesinde, sadece yazı yazarak geçirdiği aylaklığın hâkim olduğu bohem hayatında sokak, kahvehane ve meyhanelerde gördüğü insanlar, onun hikâyelerinin ana kaynağını oluşturmuştur. Bir ankete verdiği cevapta aslında ta çocukken bir şey olmamaya karar verdiğini söylemiştir. Aylaklığı sadece bir yaşam biçimi olarak benimsemez, hikâyeleri de aylaklığa övgü metinleridir.

Hikayeleriyle anılan adam

Sait Faik; ilk hikâyelerini Maupassant etkisiyle yazmış olsa da, kendisinden önce Memduh Şevket Esendal’ın Türk edebiyatına yerleştirmeye çalıştığı durum hikâyesinin ya da Çehov tarzı hikâyenin en önemli temsilcisidir. Onun öykülerinde olaylar değil anlık durumlar resmedilir. Tahir Alangu’ya göre edebiyatımıza “küçük adam”ı getiren o olmadıysa da bunu yerleştiren, bilinmeyen yönlerini gösteren, bir moda haline getiren ve en güzel hikâyelerini yazan Sait Faik olmuştur. Sait Faik, Eftalikus’un Kahvesi hikâyesinde yazarlığa dair görüşlerini şöyle ifade etmiştir: “İşte hikâyelerimi nasıl yazdığımı şimdilik merak eden dostum, yarın incir çekirdeğini doldurmayacak mevzuları yazan bir hikâyecinin iyi bir hikâyeci olmadığını yazacağına göre, bilmem hikâyem oldu mu? Olmadıysa ne yapalım? Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.” Onu özgün kılan bu bakış açısıdır. Küçük şeylere, detaylara gösterdiği dikkatle Sait Faik; ne kendisinden önceki yazarlara ne de çağdaşlarına benzemektedir. Sait Faik; çağdaşı olan yazarların İstanbul’a ait konuların tüketildiğini düşünüp Anadolu’ya açıldığı bir dönemde, onların aksine İstanbul’un kıyıda köşede kalmış küçük insanlarının günlük yaşamından kesitler sunarak İstanbul’u bambaşka bir boyutta işlemiştir. İstanbul’un balıkçıları, işçileri, Anadolu’dan İstanbul’a göç eden emekçileri, yoksulları, düşkünleri işlediği hikâyeleriyle, politik bir eksene kaymadan estetik bir kaygıyla “insan”ı ele alarak toplumcu gerçekçilerden ayrılmıştır. Ancak ondaki estetik kaygı, hiçbir zaman sadece sanatı önceleme noktasında değildir. Onun hikâyelerinde şiirsel bir üslupla yazılmış da olsa öncelik insandadır. Alemdağ’da Var Bir Yılan’da geçen “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” ifadesinden de anlaşılacağı üzere “sevgi” Sait Faik’in eserlerine sirayet eden en önemli duygudur. Sait Faik; İstanbul’a, denize, hayvanlara, balıkçılara, yoksullara sevgiyle bakmıştır. Haksızlıklar karşısında öfkelenmesi, yalnızlıktan bunalması veya yeni bir insan tanıması onu yazmaya teşvik eder. Son Kuşlar’da geçen “Yazmasam deli olacaktım.” cümlesi Sait Faik’te yazarlığın varoluşsal bir mesele olduğunu göstermektedir.

Türkçe'yi çok güzel kullandı

Lüzumsuz Adam’la birlikte hikâyelerindeki hayat dolu insanların yerini karamsar, hayata küsmüş, hayal kırıklığı içindeki kahramanlara bırakması siroz hastalığına bağlanabilir. Son öykülerinde adaya, balıkçılara ve denize odaklanan Sait Faik; Alemdağ’da Var Bir Yılan’la öykücülüğünü zirveye taşımıştır. Anlatım teknikleri bakımından da bu kitaptaki hikâyelerde gerçeküstü yaklaşımlara ve büyülü gerçekçiliğe kaydığı görülmektedir. Bir söyleşide onun gibi yazmadığını ama severek okuduğunu söylediği Kafka’nın bunda etkisi vardır. Sait Faik’in benimsediği şiirsel dil ve kısa cümleler, hikâyelerinde akıcılığı sağlamıştır. Sait Faik’in Türk edebiyatının en çok okunan yazarlarından biri olmasında hikâye tekniğinin yanında kullandığı dil de etkili olmuştur. Sait Faik’in ilk şiiri 1932 yılında Mektep dergisinde yayımlanmıştır. Ölümünden bir yıl önce şiirleri Şimdi Sevişmek Vakti adıyla yayımlanmıştır. Sait Faik; hikâye gibi şiir, şiir gibi hikâye yazdığını söyleyenler olduğunu ancak kendisinin hikâye gibi şiir yazacağına şiir gibi hikâye yazmayı tercih ettiğini dile getirmiştir.


 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *