Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Hafif yağmur
16°
Ara

Cumhuriyeti benimseyenler ile cumhuriyeti içselleştiremeyenlerin kavgası

YAYINLAMA:
Cumhuriyeti benimseyenler ile  cumhuriyeti içselleştiremeyenlerin kavgası

Osmanlı Devleti’nin çöküşü ve bu süreçte emperyalist güç odaklarının bölünmüşlükten faydalanma çabaları, tarihimizde açıkça görülmektedir. 1299 yılında kurulan Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş, duraklama ve çöküş dönemleri vardır. Çöküş süreci, 1828 yılında başlamış ve 1908 yılları arasında önlenemez bir şekilde hızlanarak Osmanlı’yı tüm hâkimiyetini kaybetmeye ve hızla Anadolu’ya çekilmeye zorlamıştır.

Dönemin şartlarında, güçlü olan devletler zayıf olanları işgal ederek topraklarını genişletiyor ve zenginliklerine zenginlik katıyordu. Ancak büyük bir toprak bütünlüğünü yönetmek, sadece askeri güçle değil; zekâ, disiplin ve güçlü bir yönetim anlayışıyla mümkündü. Böylesine geniş bir coğrafyayı elinde tutabilmek için hem maddi hem de manevi güce sahip olmak gerekiyordu. Eğer yönetim zaafa düşerse ve halk desteğini kaybederse, egemenlik hızla sona erer.

Daha da önemlisi, devletin varlığını sürdürebilmesi için ona inanan, bağlı bir halk topluluğuna ihtiyaç vardır. Eğer halkın inancı zayıflarsa, sadece toprak kaybedilmekle kalmaz, aynı zamanda ana vatan da tehlikeye girer. Tarihimiz, bu sürecin nasıl işlediğini açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.

Türkler, 1071 Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya girmiş, Osmanlı’nın çöküşüyle hızla geri çekilmek zorunda kalmış ve hatta Anadolu’daki topraklarını da kaybetme noktasına gelmiştir. Bu süreç, büyük bir kaos ve kargaşa yaratmış, Osmanlı ordusu savaş gücünü kaybetmiş ve yeni asker bulamaz duruma gelmiştir. Son padişah Mehmed Vahdettin, ülkeyi terk etmeyi planlarken, halk çaresizlik içinde kaderine mahkûm olmuştu. Ülkenin dört bir yanı işgal altındaydı ve halk, kendi topraklarında birer yabancı gibi yaşamaya zorlanıyordu. Kıtlık, savaşın getirdiği yıkım ve korumasız kalan halkın direnci neredeyse tamamen kırılmıştı.

Tam bu noktada, Mustafa Kemal Atatürk ortaya çıkarak halka seslendi: “Eğer beni dinler ve benim izimden giderseniz, bu işgalden hep birlikte kurtulabiliriz.” O, halk için bir umut ışığı oldu. Yüzyıllar boyunca “Padişahım çok yaşa!” diyerek yaşayan bir toplumun bireyleri, demokrasinin ne olduğunu dahi bilmezken, Atatürk onlara yepyeni bir düzen sunuyordu. Bu halk, geçmişte “Sen benim kulumsun.” anlayışıyla yetiştirilmişti. Ancak Mustafa Kemal, halkı özgür bireyler olarak görüyordu. Düzenli bir ordu kurarak bağımsızlık mücadelesine girişti ve bu savaşçı millet, onun önderliğinde özgürlüğüne kavuştu.

Sonunda, az sayıda insanla büyük işler başararak 26 Ağustos’ta başlayan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni 30 Ağustos’ta zaferle sonuçlandırdı. Kazanılan bu zaferle tüm yurtta bağımsızlık ilan edildi. Anlatmak istediklerimin daha iyi anlaşılması için bu tarihi sürece değinmek istedim.

Toplum bilimciler der ki: “Hiçbir insan, yaşadığı ortamda meydana gelen büyük değişimlere hemen adapte olamaz. Hatta bu süreç, bazı insanlar için yıllarca sürebilir. Değişimi anlayabilmeleri ve içselleştirmeleri için uzun bir zaman geçmelidir.”

Yüzyıllarca “Padişahım çok yaşa!” diyen bir toplumun çocukları olarak, bir gün birisi çıkıp size, “Sen artık kul değil, özgür bir bireysin. Seçme ve seçilme hakkına sahipsin. Kendi yöneticini kendin belirleyebilirsin. Kimsenin kulu değilsin, kendi kendinin efendisisin.” dediğinde, bu değişimi kabullenmek kolay olmayabilir. İşte bu anlayışın adı Cumhuriyet’tir. Atatürk, “Sizin gibi cesur ve değerli bir millete ancak böyle bir yönetim biçimi yakışır.” diyerek Cumhuriyet’i adeta altın bir tepside sunmuştur.

Özgürlüğün ve bağımsızlığın bedelini yüz binlerce şehit vererek ödedik, yaşadığımız toprakları yeniden vatan yaptık.

Ancak Cumhuriyet rejimi için bir bedel ödendi mi?

Bence hayır. 

Bedel, özgürlük ve bağımsızlık için ödendi. 

Cumhuriyet, bize bir lütuf olarak sunuldu.

Bedeli ödenmeyen hiçbir şeyin kıymeti bilinmez, ta ki o bedel ödenene kadar! Cumhuriyet’in sunduğu imkânlardan faydalanıp, Cumhuriyet değerlerine aykırı davranışlar sergileyenler, aslında kulluktan özgür bireye dönüşümün tam anlamıyla gerçekleşmediğini göstermektedir. Ülkemizin büyük bir çoğunluğu hâlâ lider odaklı bir anlayışla hareket etmekte, “O ne derse doğrudur.” düşüncesini sürdürmektedir. Yani, “Padişahım çok yaşa!” zihniyeti devam etmektedir.

Sosyologların belirttiği gibi, dönüşüm her bireyde aynı hızla gerçekleşmez. Cumhuriyet’in ilanının üzerinden 100 yılı aşkın süre geçmesine rağmen, onu içselleştiremeyen bireyler hâlâ aramızdadır. Sorgulamayan, analiz etmeyen, otoriteyi mutlak doğru kabul eden bireyler sadece kendilerine değil, topluma da zarar vermektedir.

Günümüzde yaşanan adaletsizliklerin, hukuksuzlukların ve haksızlıkların temel sebebi, bu anlayışla hareket eden bireylerdir. Seçtiğimiz yöneticiler değil, sorgulamayan ve iradesini başkalarına teslim eden bireyler sorumludur. Bu nedenlerle, korkarım ki bize altın tepside sunulan Cumhuriyet’in bedelini ödeme zamanı gelmiştir.

Bedelini ödemediğiniz hiçbir şey size ait değildir. 

Eğer bir millet iktidarda bulunan kişilerin adaletten ve ahlaktan yoksun bir yönetimini görüp, sadece kendi görüşünü savunuyor diyerek görmezden geliyorsa, o millet erdemini yitirmiştir. Erdemini yitiren milletler bir gün mutlaka vatanını kaybederler…

Nicolla Machiavelli 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *