
Toplumsal dönüşüm ve güç mekanizmaları: Birey mi, toplum mu?

Toplumsal dönüşüm, insanlık tarihinin kaçınılmaz bir gerçeğidir. İlkel kabilelerden modern ulus devletlere, tarım toplumlarından sanayi devrimine ve dijital çağa kadar her dönem, kendi dinamikleriyle dönüşümü beraberinde getirmiştir. Peki, bu dönüşümler kendiliğinden mi olur, yoksa birilerinin yönlendirmesiyle mi şekillenir? İşte tam da bu noktada, toplumu bireyin önüne koyan ve sosyal düzenin korunmasını esas alan Durkheim ile bireyin, bedeninin ve düşüncelerinin iktidar tarafından nasıl şekillendirildiğini anlatan Foucault’nun biyoiktidar kavramı karşımıza çıkıyor. Durkheim’e göre toplum, bireyden önce gelir ve onun davranışlarını belirler. Birey, içine doğduğu sosyal yapıya uyum sağlamak zorundadır. Bu, yazılı olmayan kurallar, normlar ve gelenekler aracılığıyla gerçekleşir. Ancak modern dünyada, bireylerin yaşam tarzı sadece toplumsal geleneklerle değil, aynı zamanda biyoiktidar mekanizmalarıyla da şekillendiriliyor.
Biyoiktidarın Günümüzdeki Yansımaları
Foucault’nun biyoiktidar kavramı, özellikle günümüz dünyasında daha görünür hale gelmiştir. Artık bireyler yalnızca yasalarla değil, medya, dijital platformlar, sağlık politikaları ve tüketim alışkanlıkları üzerinden de kontrol edilmektedir.
1. Sosyal Medya ve Algı Yönetimi
Bugün sosyal medya, bireyleri biçimlendiren en güçlü biyoiktidar araçlarından biri haline gelmiştir. Algı yönetimi, artık geleneksel medya araçlarından çok sosyal medya platformları üzerinden yürütülüyor. TikTok, Instagram ve X (eski adıyla Twitter) gibi platformlar, belirli bir yaşam tarzını dayatarak bireyin nasıl görünmesi, nasıl düşünmesi ve hatta nasıl hissetmesi gerektiğine dair normlar oluşturuyor.
Örneğin, TikTok’ta ortaya çıkan "sıfır beden güzellik algısı", gençleri estetik operasyonlara yönlendiriyor. "Sessiz istifa" gibi popülerleşen kavramlar, iş dünyasındaki bireyleri belirli davranış kalıplarına sokuyor. X’te trend olan siyasi söylemler, toplumsal hareketleri yönlendiriyor. Böylece bireyler, farkında olmadan belirli düşünce kalıplarına hapsediliyor.
2. Sağlık Politikaları ve Bedenin Kontrolü
COVID-19 pandemisi, biyoiktidarın nasıl işlediğini gözler önüne seren en büyük örneklerden biri oldu. Karantinalar, aşı politikaları, maske zorunluluğu gibi uygulamalar, devletlerin bireyler üzerinde ne kadar büyük bir kontrol gücüne sahip olduğunu gösterdi. Bu süreçte, sağlık alanında alınan kararlar sadece bilimsel gereklilikler olarak sunulmadı; aynı zamanda bireylerin bedenleri, hareketleri ve sosyal ilişkileri doğrudan yönetildi.
Pandemi sonrası dönemde de biyoiktidarın etkileri devam ediyor. Örneğin, sağlık uygulamaları aracılığıyla bireylerin adım sayıları, kalp atış hızları, uyku düzenleri takip ediliyor. Sigorta şirketleri, sağlıklı yaşam alışkanlıklarını teşvik ederek, bireylere ne yemesi gerektiğinden, nasıl spor yapması gerektiğine kadar yönlendirmelerde bulunuyor. Bu, bireyin kendi bedeni üzerindeki kontrolünü kısıtlayan bir sürece dönüşüyor.
3. Ekonomik Dönüşüm ve Tüketim Kültürü
Kapitalist sistem, bireyin sadece bir üretici değil, aynı zamanda bir tüketici olmasını zorunlu kılıyor. Black Friday, 11.11 indirimleri gibi küresel alışveriş kampanyaları, bireyleri kontrol etmenin bir başka yolu haline geliyor. Alışveriş yapmanın mutluluk getirdiği fikri, bireylere sürekli olarak empoze ediliyor.
Son yıllarda artan enflasyon ve ekonomik krizler de biyoiktidarın yeni bir biçimi olarak karşımıza çıkıyor.
Toplumsal Dönüşümün Yönü: Birey mi Belirler, Güç mü?
Toplumsal dönüşüm her zaman yukarıdan aşağıya işlemez. Bazen bireyler, kolektif hareketlerle toplumu dönüştürebilir. Örneğin, çevreci hareketler, kadın hakları mücadeleleri, işçi grevleri gibi toplumsal hareketler, bireylerin güç mekanizmalarına karşı kolektif bilinç geliştirmesiyle ortaya çıkmıştır.
Ancak günümüzde bu hareketler bile, büyük şirketlerin ve siyasi yapıların yönlendirmesiyle yeni bir boyut kazanıyor.
Dönüşümün Neresindeyiz?
Bugün içinde bulunduğumuz dönüşüm süreci, bireyin iradesi ile güç sahiplerinin yönlendirmesi arasındaki ince bir çizgide ilerliyor. Sosyal medya, sağlık politikaları, tüketim kültürü ve ekonomik dinamikler, bireyin kararlarını doğrudan etkiliyor. Ancak birey, bu mekanizmaları sorgulama ve alternatif yollar üretme gücüne de sahiptir.
Peki, biz bu dönüşümün neresindeyiz? Özgür irademizle mi hareket ediyoruz, yoksa sistemin sunduğu seçenekler arasından "seçtiğimizi" sanarak bir yanılsama içinde mi yaşıyoruz? Gerçek özgürlük, sistemin farkında olmak ve onu değiştirebilmekten geçer. O halde, dönüşümün yalnızca bir nesnesi değil, öznesi olmayı başarabilecek miyiz? İşte en büyük soru bu.